FENOMEN

Felsefe Dünyası

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Felsefe Yazıları Felsefe Sohbetleri
Felsefe Sohbetleri

Cumhuriyet'le Osmanlı'nın sentezi olma çabam var

E-posta Yazdır

'Bütün mesele galiba kültürel şahsiyetini ve bir medeniyete bağlılığını içinde hissedip özümsemedir. İnşallah ben böyle biriyimdir'

Prof. Dr. Kenan Gürsoy Bu haftaki durağım Fatih Atikali'deki felsefe profösörü Kenan Gürsoy'un asırlık konağı. Her yanı anılarla örülmüş, geçmişten derin izler taşıyan bu evin sahipleri değerlerine sıkı sıkıya sarılmış gibi gözüküyor. Fotoğraflarınlarından anılarını çekip çıkardığım Gürsoy'un hayatı hangi karelere sığmış?

Anne tarafından Kenan Rifai Hazretleri'nin torunudur Kenan Gürsoy. Orta Anadolu'nun Aksaray ilinde yetişen, 1928'den itibaren Ankara'da okuyan ve Avrupa'ya hukuk öğrenimi için bursla giden bir babanın oğludur. Anne ise bunun tam zıddı olarak İstanbul'un ilmi açıdan aristokrat diyebileceğimiz bir ailenin kızıdır. 1950 yılında Ankara'da doğan Kenan Gürsoy, "Dedeme fikri olarak benzemeye çalıştım" diyor ve Ankara'nın Cumhuriyet dinamizmi ile İstanbul'un Osmanlı'dan kalan ilim, gelenek ve kültürünün sentezi bir insan olmayı amaç ediniyor. Çocukluk evresinde Semiha Ayverdi ile olan yakınlığı şahsiyetinde önemli temellerin atılmasına vesile olmüş çünkü; Ayverdi'nin eğitimciliğinin yanı sıra çocukların karekter oluşumunda medeniyetle buluşturucu bir misyonu vardır.

Devamını oku...
 

Isaiah Berlin İle Söyleşi

E-posta Yazdır


Isaiah Berlin İle Söyleşi
BRYAN MAGEE

Isaiah BerlinMAGEE- Bu açış konuşmasında bir giriş olarak bazı temel sorunları ele almayı öneriyorum. Herhangi bir kimse felsefeye neden ilgi duysun? Felsefe niçin önemlidir? Felsefe tam nedir? Bu soruları tartışmak için buraya davet ettiğim Sir Isaiah Berlin uluslararası üne sahip, Karl Marx’ın biyografisinin yazarı ve özellikle düşün tarihi alanındaki bilgisiyle tanınmış bir filozof. 

TARTIŞMA

MAGEE- Kendi isteğiyle veya eğitim yoluyla felsefeye ilgi duymamış bir kimseye, felsefeye ilgi göstermesi için ne gibi nedenler öne sürülebilir?

BERLIN- Herşeyden önce felsefi sorular kendinden ilginç sorular. Çoğu kez de bu sorular, birçok normal inançların temelinde yatan varsayımlarla ilgili. İnsanlar varsayımlarının fazla irdelenmesini pek istemezler –inançların temelini anlamaya itildikleri zaman kendilerini rahatsız hissetmeye başlıyorlar- fakat, gerçekte sağduyuya dayanana bir çok inançların temel varsayımları felsefi çözümlemenin alanına girer. Bu temel varsayımlar eleştirel bir gözle irdelendiklerinde bazen ilk görünüşlerinden çok az daha sağlam, anlam ve uzantıları ise oldukça bulanık olarak karşımıza çıkarlar. Bu soruları inceleyerek filozoflar insanların kendi haklarında bilgi edinmelerini sağlarlar.

MAGEE- Hepimiz bir noktadan sonra, temel var göstermeye başlıyoruz. Bu neden böyle?

BERLIN- İnsanlar fazla irdelenmekten hoşlanmıyorlar –dayandıkları temellerin ortaya çıkarılmasından ve yakından incelenmesinden rahatsız oluyorlar- kısmen de insanın etkinlik gereksinimi bu tür sorgulamayı kulakardı etmeyi gerektiriyor. Eğer belirli bir yaşam biçimini benimsemişseniz, durmadan “Niçin bunu böyle yaşıyorsunuz, benimsediğiniz amaçların doğru amaçlar olduğundan emin misiniz? Yaptığınız şeylerin inandığınızı söylediğiniz ahlak kural, ilke ve ülkülerine ters düşmediğinden emin misiniz? Benimsediğiniz bazı değerlerin çelişkili olduğunu kabul etmekten çekinmediğinizden emin misiniz? İkircilikli bir durumla karşılaştığınızda, bazen bu durumu olduğu gibi görmekten çekindiğiniz için, durumu görmezlikten gelip, sorumluluğu devlete, kiliseye, sınıf ilişkilerine veya üyesi olduğunuz kuruluşa, basit ve temiz insanların genel ahlak anlayışına yüklediğiniz olmaz mı?” gibi soruların sorulması insanları sinirlendirip kızdırır, kendilerine güvenlerini yitirmelerine neden olur ve doğal olarak bu gibi sorulara karşı bir karşı koyma eğilimi yaratır.

Devamını oku...
 

Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile söyleşi

E-posta Yazdır


Kaynak:
http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=39

Kenan Gürsoy

Onu tanıyanlar Kenan Gürsoy isminin neredeyse ‘İstanbul Beyefendisi’ anlamına geldiğini bilirler. Bu beyefendi kişiliğin içinde, muhatabına doğru akmaya hazır bir fikrî derinlik, bu derinliği gösterişsiz kılan bir tevazu ve kendini ifade etme becerisi dikkati çeker. Bu yüzden olsa gerek kafalarımızdaki felsefeci imajıyla örtüşmez bu kişilik. Galatasaray Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı olan Gürsoy, felsefe denilen ‘elit işini’ fildişi kuleden indirmiş bir filozof olarak biliniyor. “Bir Felsefe Geleneğimiz Var mı?” adlı kitabıyla okumuş çocukların gündemine oturan Gürsoy’la Türk felsefesinin ufuk turunu yaptık.

-Sürekli olarak, felsefede cevaplardan çok soruların önemli olduğunu vurguluyorsunuz. Bu bir çeşit ‘kafası karışıklığın’ vurgusu değil mi?

Kafası karışık olmak bir felsefeci hali değildir, olmamalıdır. Tam tersine felsefeyi, zihni aydınlatma mesleği olarak tanımlamak lazım. Toplumumuzda böyle bir imaj varsa bu ya felsefecilerin kendilerini ifade edememelerinden ya da felsefeciler ve felsefe etkinliği ile kültürümüz arasında bir türlü köprüler kurulamamasından kaynaklanıyor olabilir. Felsefenin soru sormasına gelince… Bir fikir size dışarıdan, alışkanlıklar sonucunda, genel anlamda içinde bulunduğunuz toplumun peşin yargıları şeklinde verilmiş ve siz bunu kabul etmişseniz, bunlar üzerinde hiçbir ‘acaba’ sorusu, hiçbir değerlendirme ve derinleşme çabası yoksa burada felsefeden bahsetmemiz mümkün değildir. Bunun için sorgulama kavramını felsefenin başat kavramı olarak ele alıyoruz. Soru sormayı, itiraz etmek, benimsememek veya bigane kalmak olarak algılamamak lazım. Tam tersine daha çok nüfuz etmek, mahiyetini daha iyi kavrayabilmek ve verilmiş mananın derinliklerine daha iyi inebilmek için ‘acaba’ diyoruz.

Devamını oku...
 

Prof. Dr. Yalçın Koç: "Maya Anadolu’ya Türkistan’dan Gelen Kelamdır."

E-posta Yazdır

"Maya Anadolu’ya Türkistan’dan Gelen Kelamdır."
Prof. Dr. Yalçın Koç


‘Anadolu mayası’ kavramlaştırması ile neyi kastediyorsunuz?

Yalçın Koçİnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin insan olmanın esası mayadır. Anadolu maya demek öz demek. Maya ile kastettiğimiz burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu’ya Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu’yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu’nun esası özü bu mayadır. Mayadır ne yapar. Nasıl yoğurt yaparız. Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür neye, yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir. Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibariyle mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de o dönüşmüş şeyin ona çalınan mayadır.

Devamını oku...
 

Kojin Karatani İle Söyleşi: "Mücadele için sermaye-ulus-devlet birlikte düşünülmeli"

E-posta Yazdır


Kojin Karatani Japon düşünür, edebiyat eleştirmeni ve felsefeci Kojin Karatini Metis Yayınları ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği ve 3 Haziran’da yapılan ‘Sermaye-ulus-devletin ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü’ konferansı dolayısıyla Türkiye’deydi. Son yılların etkileyici sol düşünürlerinden olan Karatani, 1941’de Japonya, Amagasaki’de doğdu. Tokyo Üniversitesi’nde iktisat alanında lisans eğitimi aldıktan sonra, İngiliz edebiyatı alanında master yaptı. 1975’te ders vermeye gittiği Yale Üniversitesi’nde Paul de Man ve Fredric Jameson gibi edebiyat kuramcılarıyla tanıştı. Karatani halen Osaka, Kinki Üniversitesi’nde ve ABD’de Columbia Üniversitesi’nde ders veriyor.


Japon düşünürle İstanbul ziyareti sırasında yoğun bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

90’lı yıllarda akademide büyük bir yükseliş vardı. Tarihin sonu, İdeolojilerin sonu, kimlik ve fark söylemlerinin artışı gibi... Oysa 2001’den sonra girdiğimiz dönemde hava birden değişiverdi. Artık Marx’ın geri dönüşünden hatta iktisatın dönüşünden bahsediliyor. Siz neler düşünüyorsunuz?

 

Bir tür Hegel’in sağcı okumasıyla tarihin sonuna geldiğimiz iddia edildi. Liberalizm insanlığın son aşamasıydı. Liberal demokrasiden öteye gidemeyeceğimiz iddia edildi.

 

Tarih geri mi dönüyor?

 

Benim o yıllarda en çok şaşırdığım şey: ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Hegel’den sözetmesiydi. Benim vurgulamak istediğim Marx’ın Hegel eleştirisiyle çalışmaya başlaması. Marx’ın eleştirisiyle birlikte Hegel’in bittiği varsayıldı. Doğal olarak Hegel eleştirisinin de bittiği düşünüldü. Bir anlamda Fukuyama haklıydı, Hegel bugün de yeniden okunabilir. Bir yeniden okuma yapılabilir. Hegel’in ortaya çıkardığı kapitalizmin hukuk ve devletle oluşmuş yapısıydı.

 

Şu denilebilir mi, 90’lı yıllarda Hegel’i sağ okudu, şimdi solun yeni bir Hegel okuması yapması gereken bir döneme mi giriyoruz?

 

Evet öyle, bir kez daha Hegel eleştirisi yapmamız gerekiyor. Benim bu konferansımın konusu sermaye-ulus-devlet kavramlarını tirelerle tek bir kavram olarak görmem Hegel esinlidir.

Devamını oku...
 

Kojin Karatani İle Söyleşi: "Bastırılanın dönüşü"

E-posta Yazdır

Kojin KarataniGünümüzün önde gelen düşünürlerinden Kojin Karatani’nin Bilgi Üniversitesi’nde 3 Haziran günü verdiği konferanstan sonra Karatani’yle buluştuk, teorisinin temelleri üzerine konuştuk...

 

Hafızamızda yer eden bir haiku’yla başlayalım, “Teröristin Hüznü”yle. Düz çevirisi aşağı yukarı şöyle: “Kendisini düşmana savuran bir yürek / Her halis, riyâsız insanın hüznüdür bu / Sonu gelmeyen bir tartışmanın sonrasında / Soğumuş kakaodan bir yudum aldığımda / Onun hafif kekremsi tadında / Duyumsuyorum teröristin derin hüznünü.”

 

Bu Ishikawa Takuboku’nun şiiri. Ama haiku değil, tanka. Tanka, geleneksel kısa şiirdir. Aslında yönetici sınıflara, aristokrasiye ait bir tarzdır, ama Ishikawa Takuboku tankayı dönüştürdü ve popüler kıldı. O yüzden bugün bile okunabilen, zevk alınan şiirlerdir Takuboku’nun tankaları. Bakın, siz de zevkle okumuşsunuz.

 

Takuboku nasıl biriydi?

 

Sosyalistti, anarşist-sosyalistti. Çok genç öldü, 27 yaşındaydı. 1900’lerin başında, Japonya’da anarşist, sosyalist bir tahayyül yoktu, Takuboku o tahayyülü dolaşıma sokan isimlerden biri oldu. Ama hareket noktası, içinde bulunduğu somut gerçeklik, yani Japonya gerçekliği değildi. Hayal gücünü kullanarak bir sosyalizm-anarşizm tahayyülü kurdu. Ekim Devrimi’nden önce Japonya’da anarşist-sosyalistler marksistlerden daha güçlüydü. Ekim Devrimi’nden sonra bolşevizm egemen oldu ve bu türden romantik tahayyüller rafa kaldırıldı. Anarşizm giderek söndü, sadece edebiyat alanında varlığını sürdürdü.

 

Bu tankadaki fikre ne diyorsunuz, “teröristin hüznünü duyumsamaya”?

 

Yazıldığı döneme ve ortama bakmak lâzım. 1900’lerin başında, şiddet eylemleri Avrupa’da çok popülerdi, özellikle Fransa ve Rusya’da. Ayrıca, sosyalist hareket Avrupa’da ve Rusya’da çok güçlüydü, ama Japonya’da durum tam tersiydi. Anarşist, sosyalist bir tahayyül yoktu. Bu tahayyül şiddet eylemleriyle birlikte geldi. Japonya’da sosyalist hareketin başlangıcında anarşizm var, tedhiş eylemleri var. Türkiye’de de böyle sanırım.

Devamını oku...
 

Kojin Karatani İle Transkritik Üzerine Söyleşi

E-posta Yazdır


Etiksiz Ekonomi Politikası Kördür - Ekonomik Kaygı Gözetmeyen Bir Etik Müdahale ise Boş

Ahmet Öz - Kojin Karatani


Kojin KarataniAhmet Öz: İçinden geçtiğimiz küresel mali krizi de referans alarak soruyorum, Transkritik’in pratik siyasi konumunu, yani Kant’la Marx arasında bir köprü kurma ya da sizin deyiminizle “Kantçı eleştiri ve Marksçı eleştirinin birbirleriyle ilişkilendikleri bir mekân (uzam) yaratma” düşüncesinin nedenlerini Türkiyeli okurlarınız için açar mısınız? Ya da başka deyişle, bu iki “eleştiri”nin şu anki konjonktürde bir araya gelmesinin sizin açınızdan anlamı nedir?

Kojin Karatani:
Kant benim için önemli, çünkü kendime, deyim yerindeyse, komünizmin metafiziğini yeniden kurma görevini verdim. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi adlı eseri genellikle metafiziğin eleştirisi olarak anlaşılır, ki bu doğrudur. Ancak, Kant bunu metafiziği küçümsemenin “çağın modası” haline geldiği bir dönemde yapmıştır. Saf Aklın Eleştirisi’ni işte böyle bir zamanda metafiziği yeniden kurmak için yazmıştır. Metafiziğin yeniden kurulması, pratik (ahlaki) olanın yeniden kurulmasıdır. Tabii ki, “ahlaki olan”dan kastı aslında politik ve ekonomik olandır. Sermaye-ulus-devlet üçlüsünün aşıldığı (aufgehoben) “bir dünya cumhuriyeti”ni amaçlar. Elbette Kant’ı, alışılageldiği gibi, başka açılardan da okumanın mümkün olduğunu biliyorum. Ben öyle sıradan yorumlamalarla ilgilenmiyorum, zaten Kant yorumları üzerine tartışan akademik felsefecilerden de değilim.

Devamını oku...
 

Karl Popper and Negative Utilitarianism

E-posta Yazdır

 

Sir Karl Popper

"I believe that there is, from the ethical point of view, no symmetry between suffering and happiness, or between pain and pleasure. Both the greatest happiness principle of the Utilitarians and Kant's principle, "Promote other people's happiness...", seem to me (at least in their formulations) fundamentally wrong in this point, which is, however, not one for rational argument... In my opinion human suffering makes a direct moral appeal for help, while there is no similar call to increase the happiness of a man who is doing well anyway."

Karl Popper
(The Open Society and Its Enemies, 1952)

The term "negative utilitariaism" (NU) was coined by Sir Karl Popper (Popper, Karl: 1952. The Open Society and its Enemies. Princeton N.J.: Princeton University Press. vol.I ch.5, note 6). The concept of negative utilitarianism was foreshadowed earlier e.g. in the work of Edmund Gurney (1847-88). It has obvious affinities with Buddhism. At first blush, NU appears to entail mass euthanasia, although this implication has been disputed.

Karl Popper was both a philosopher of science and a political philosopher. He is perhaps most famous for his falsification principle (The Logic of Scientific Discovery, 1934), a proposed methodological rule to demarcate science from non-science.

Popper's "negative utilitarian" principle is that we should act to minimise suffering rather than maximise pleasure. Classical utilitarian philosophers such as Henry Sidgwick had explicitly argued for the moral symmetry of happiness and suffering. Complications aside, they supposed that increases in happiness, and reductions in suffering, are essentially of equal value when of equal magnitude. Popper disagreed. He believed that the practical consequences of the supposed moral symmetry were dangerous too. "Philosophers should consider the fact that the greatest happiness principle can easily be made an excuse for a benevolent dictatorship. We should replace it by a more modest and more realistic principle: the principle that the fight against avoidable misery should be a recognized aim of public policy, while the increase of happiness should be left, in the main, to private initiative."

Popper believed that by acting to minimise suffering, we avoid the terrible risks of "utopianism", by which he had in mind the communist and fascist dictatorships of the twentieth century. "Those who promise us paradise on earth never produced anything but a hell." A staunch advocate of the "open society", Popper defended "piecemeal social engineering" rather than grandiose state planning.

Ironically, the full realisation of a negative utilitarian ethic depends inescapably on the "utopian" planning that Popper abhorred. Only a global bioengineering project of unparalleled ambition could bring about the eradication of suffering throughout the living world - not piecemeal social engineering. In seeking to liberate the world from the tyranny of pain, negative utilitarianism is no less "totalitarian" in its policy implications than communism or fascism, albeit vastly more compassionate.

It is an irony that Sir Karl would not have appreciated.

 
Daha Fazla İçerik...
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »


Sayfa 1 - 2

İSLAM FELSEFESİ

DİĞER DÜŞÜNCE SİSTEMLERİ



nakliyat evden eve nakliyat evden eve nakliyat gebze evden eve nakliyat