“Yer”leşmenin düş(üm)lenmesi: Geleneksel Anadolu yerleşmelerinde “ara”lar
[A poetic thinking of dwelling: The (in-between) in vernacular Anatolian settlements]
Beyhan Bolak Hisarlıgil
(Devamını oku... 'yu tıkladıktan sonra lütfen dosyanın yüklenmesini bekleyiniz...)
Devamını oku...
Geleneksel Anadolu yerleşmelerinde "ara"ların hermeneutik-fenomenolojisi
Beyhan BOLAK HİSARLIGİL, Belkıs ULUOĞLU
Özet
Bu makale geleneksel Anadolu yerleşmelerinde mekânsal sürekliliği sağlayan “ara”ları mekân-zamansal bir eylemlilik durumu olarak hermeneutik - fenomenolojik bir anlayışla ele almaktadır. Günümüzün çerçeveleyen, hesaplayan ve temsil eden bilişsel dünyasında insan ve yer birlikteliği mekânsal üretim süreci ile kodlanıp parçalanarak mekân-zamansal sürekliliği sağlayan eklem(lenme)lerin zayıflamasına neden olmuş, iç/dış arasında, bir mekân ve diğeri arasındaki aralar da kaybolmuştur. Bu durumda, olanaklar açan yerler olan araların, iç/dış, aşağı/yukarı, şimdi/sonra gibi konumlanmaları bir karşıtlık olarak dayatmayan, ancak gündelik yaşamdaki bir iç içe birliktelik olarak açarak, insan ve yer ilişkilerindeki kavramsal ve biçimsel kodlara karşı direnç gösteren bir yol açabileceği düşünülmektedir. Geleneksel dönem yerleşimlerinde mekân-zamansal sürekliliğin kurulmasında oluşturucu olan niteliklerini günümüzde yitiren aralar, gündelik yaşamı yer ile örtüştürebilen bu yerleşmelerde avlular, sokaklar ve eşiklerde iç içe birliktelikleri açığa çıkarmaktadır. Araların varlığı Alman düşünür Martin Heidegger’in hesaplayıcı düşünme biçimlerinin karşısında hakiki düşünme olarak gördüğü şiirsel düşünmenin gündelik yaşamdaki bir uzantısı olan Anadolu türküleri ışığında araştırılmıştır. Şiirsel düşünmede bir ölçüt alma yolu olan türkülerle mekân-zamansallığın fenomenolojisi, çoğu Anadolu türküsünde geçen “evlerinin önü” motifi üzerinden geleneksel Anadolu yerleşmelerinden Germir, Darsiyak, Reşadiye, Nize ve Talas yerleşimlerinde yapılmıştır. “Evlerinin önü” motifindeki mekan-zamansal konumlamaları açığa çıkaran ve çok yönlülük anlatan bu “önündelik”, gündelik yaşamdaki karşılaşmalarla bütün yerleşme boyunca “evde-olma” duygusunu veren araları oluşturmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Yerleşme, hermeneutik-fenomenoloji, geleneksel Anadolu yerleşmeleri, türkü.
Tam Metin: PDF
İTÜDERGİSİ/a, Cilt 7, Sayı 2 (2008)

Dünyayı yeniden büyülemeye dair romantik stratejiler arasında mite başvurunun özel bir yeri vardır. Çeşitli geleneklerin sihirli kavşağında, mit, tükenmez bir semboller ve alegoriler, fanteziler ve iblisler, tanrılar ve yılanlar haznesi sunar. Bu tehlikeli defineden beslenmenin çeşitli biçimleri vardır: eski mitlere şiirsel veya edebi atıflarda bulunmak, mitolojiyi “bilimsel” açıdan incelemek, ve yeni bir mit yaratmaya girişmek. Bu üç durumda da, mitin dinî özünden bir şeyler yitirmesi, onu, dünyayı yeniden büyülemenin dünyevi bir aracı, ya da daha doğrusu kutsal olana kavuşmanın dinî olmayan bir yolu haline getirir.
Mitlerin Alman faşizmi tarafından tehlikeli bir biçimde yolundan saptırılması, ulusal ve ırksal simgelere dönüştürülerek manipüle edilmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından mitolojinin gözden düşmesine büyük oranda katkıda bulunmuştur. Bununla birlikte, Ernst Bloch* gibi kimi antifaşist Alman entelektüelleri, miti –“geleceğin ütopik ışığıyla” aydınlatıldığı taktirde– Nazilerin kirli ellerinden kurtarmanın mümkünâtına inanıyorlardı (Frank, 1982).
Önceleri, ilk romantizm döneminde, bu ütopik ışık varlığını yoğun biçimde hissettiriyordu; 19. yüzyılın şafağında Friedrich Schlegel tarafından yaratılan “yeni mit”i, içinden aydınlatan gizli bir lamba gibiydi. Karşılaştırıldığında, bu yüce kaynak ile Üçüncü Reich’ın peydahladığı o karanlık mitolojik taklitler arasındaki karşıtlık göz çarpar.
Devamını oku...
'Tanzimat'tan Cumhuriyet'e devreden felsefe mirasımızı, sürece doğrudan müdahil kurucu aktörlerin arayışlarına tanıklık eden felsefî metinlerle gündeme getirmeyi amaçl[ayan]' Osmanlı Felsefe Çalışmaları Dizisi'nden yeni kitaplar yayımlandı. Çizgi Kitabevi, 'Osmanlı Felsefe Çalışmaları' dizisini şöyle tanıtıyor: '[Bu dizi] ülkemizde giderek daha güçlü bir biçimde köklerini arayan felsefenin tarihsel kaynaklarına yönelik ilgi ve arayışlara önemli bir katkı sağlıyor.'
Bunun gerçekten canalıcı bir tespit olduğunu düşünüyorum. Osmanlı'da felsefî düşüncenin olmadığı konusundaki yerli oryantalist tavırlar dolayısıyla, Türk entelijansiyası neredeyse Osmanlı'da düşünme pratiği diye bir şeyden söz edilemeyeceğine karar vermişti: 'Osmanlı'da düşünce hayatı yoktur!' Tıpkı Divan şiiri gibi, Osmanlı entelektüel mirasını değersizleştiren ya da göz ardı eden bu ideolojik dayatmanın karşısına, Çizgi Kitabevi'nin bu dizisi, Tanzimat sonrası Osmanlı'nın felsefî müktesebatıyla çıkıyor. Bugüne kadar yayımlanan kitaplar, bu müktesebat konusunda yeterince açıklayıcıdır: Ahmed Midhat Efendi'nin 'İktisad Metinleri', Descartes'tan 'Usul Hakkında Nutuk' [Çeviren: İbrahim Edhem Mesud], Rıza Tevfik'in 'Bergson Hakkında'sı, Ziya Gökalp'in 'Felsefe Dersleri', Mehmed Emin Erişirgil'in 'Descartes ve Kartezyenler'i, Fatma Aliye Hanım'ın 'Terâcim-i Ahvâl-i Felasife'si, Abdullah Cevdet'in 'Fünûn ve Felsefe ve Felsefe Sânihâları', Zekeriya Kadri'nin 'Wilhelm Leibniz'i, Rıza Tevfik'in 'Darülfünûn Felsefe Ders Notları' [Geçerken belirteyim: Büyük yazar, düşünür, müzisyen ve sinemacı sayın Zülfü Livaneli, Rıza Tevfik'in 'sakallarından dolayı filozof sayıldığını' iddia etmişti!], Fatma Aliye Hanım'ın 'Tedkik-i Ecsâm'ı, Halil Nimetullah'ın [Öztürk] 'Dârülfünûn'da Felsefe Dersleri', İbn Miskeveyh, Ali Suavi ve Manastırlı Mehmed Rifat'ın metinlerinden oluşan 'Kebetos Pinaks: İnsan Yaşamının Tablosu', Hoca Tahsin'in 'Târih-i Tekvîn yahud Hilkat'i ve Beşir Fuad'ın 'Voltaire'i...
Devamını oku...
ÖZGÜRLÜĞÜN ÇARPINTISI Rasim Ozan Kütahyalı
Daha evvel birkaç yazıda büyük filozof ve fikirler tarihçisi Isaiah Berlin’den bahsetmiştim... Bu sene Berlin’in 100. doğum yılı. Britanya başta olmak üzere birçok ülkede Berlin çeşitli etkinliklerle ve eserlerle anılıyor...
20. yüzyılın entelektüel tarihinde benimsedikleri fikirlerden bağımsız olarak niteliği ve derinliği tartışılmayan, en karşıt görüşte olanların bile derinliği üzerinde ittifak ettiği bazı düşünürler vardır. Bazılarının ise –ki çağdaş Fransız düşünürlerinin çoğunluğu böyledir- niteliği ve derinliği tartışmalıdır... İşte Isaiah Berlin derinliği ve niteliği tartışılmayan mütefekkirlerden biri. Liberal-demokrat bir siyaset filozofu ama öncü olduğu, fikirler tarihi alanındaki çalışmalarında çoğunlukla kendi dünya görüşüne zıt birçok filozof üzerine çalışmış ve o isimlerin dehasından da istifade etmiş, karşıt olduğu isimlere her zaman hakkını vermiş biri. O, düşünürlerin, yandaşlarının gözden kaçırdığı bir sürü önemli yanını açığa çıkarmış bir isim aynı zamanda... Against the Current adlı başyapıtı tam da böyle makalelerinden oluşan bir kitap...
Devamını oku...
Yrd.Doç.Dr. Levent BAYRAKTAR*
"İnsanın affedilmez şaşkınlığı, düşmanı kendi dışında aramasıdır."
Nurettin Topçu’yu Türk Düşünce geleneği içerisinde konumlandırmak, onu anlamak ve kültürümüzün sürekliliğini kavramak açısından elzemdir. Düşünce, sanat ve bilim varlığını ortaya koymak ve gelişebilmek için bir zemine ve ortama ihtiyaç duyar. Bu yüzden bu alanlarda gelenekler oluşturabilmek, sürekliliği sağlamak bakımından hayati öneme sahiptir. Bir filozof ya da düşünürü gelenek içerisinde ele almak, onu ve düşüncesini kavramak açısından büyük bir kolaylık sağlar.
Topçu memleketimizde benzerlerine çok sık tesadüf edemediğimiz, hem batı hem de Türk düşüncesi açısından değerlendirilmesi gereken otantik bir düşünür/filozof portresi çizer. Felsefe tarihi içerisine yerleştirebileceğimiz bir tavır alışı olduğu gibi, kültürel ve siyasi geleneklerimiz açısından da bir duruş ve tavır alışa sahiptir. Topçu düşüncesine bakıldığında, hem tarihsel devamlılık, hem de iç sistematik tutarlılık açısından felsefi bir model teşkil ettiği görülür. Fakat o; salt spekülatif, kurgusal fikirleri inceleyen, işleyen ve savunan, deyim yerindeyse fildişi kulesine çekilmiş münzevi bir filozof değildir. Topçu, belki de pek az filozof ve düşünüre nasip olacak şekilde, kültürü ile bütünleşebilmiş ve fikir ile aksiyon vahdetini temin edebilmiş bir dava adamı ve ahlak kahramanıdır.
Batı düşüncesi açısından incelendiğinde ilk akla gelen kaynakları arasında; Sokrates, Platon, Descartes, Kant, Rousseau, Bergson ve Blondel sayılabilir. Bütün bu filozoflardan yararlanarak ve onları şahsi terkibinde eriterek kendi özgün felsefi kurgusunu inşa etmiştir. Topçu, felsefi tefekkürünü inşa ederken, filozofların görüşleri arasında, sadece kendisine yakın bulduklarından bir kolaj yapmış değildir. Batı geleneği içerisinde hem seçip benimsediği, hem de eleştirdiği görüşler çerçevesinde kendi özgün konumunu belirlemiştir. O aynı zamanda, felsefi kavram ve izmlerle de hesaplaşmıştır. Materyalizm, Pozitivizm, Diyalektik Materyalizm, Anarşizm, Konformizm, Sosyolojizm gibi kavramları ve doktrinleri de incelemiş, bunları eleştirmek ve çıkmazlarını göstermek suretiyle, kendi felsefi tavır alışı ve kurgusu çerçevesinde kullanmıştır.
Devamını oku...
Sait BAŞER
"Bilen bilinen ilişkisi"nde bilginin imkanı, ancak özne ile nesne arasındaki -tabiî olarak mevcut ya da icat edilmiş- bir ortak alan ile mümkündür. Bilen özne ile bilginin kendisine atfedildiği zannedilen nesne arasında en azından özne nezdinde bir kök ortaklığının bulunduğuna inanılması gerekir. Anılan ilişki, inanışın doğal karakteri icabı olarak, bilinç sathına yükselmemiş açık seçikleşmemiş olabilir. Ama bu inanış, öznenin zihninde ortaya çıkan anlam yaratmayı temin etmektedir. Yaratmanın konusu tabiyatıyla anlam yahut bilgidir. Özne kendi ontik niteliklerinden bağımsız bilgi üretebilemez.
Rasyonalite, zannedildiği gibi hiç de uçsuz bucaksız bir kainatta uçuşan ve mutlak gerçeklikten haber veren bir yetenek filan değildir. Rasyonalite, öznenin içinde bulunduğu çeşitli şartlar bağlamında o şartların muhakemesini yapan ve bilgiyi ondan çıkaran, o muhakemenin sonuçlarına bilgi diyen bir yetenektir. Dolayısıyla kendi ontik algısına tamamen yad ve yabancı bir bilgi üretme imkanı yoktur. Keza insanın ontik yapısına dönük inanç ve kavrayışının temel elemanlarından biri, varlık karşısındaki tutum anlamındaki bir ahlaktır. Dolayısıyla bilgi üretmenin nasıl ontik algıyla kopmaz bir bağı varsa, tarif ettiğimiz türden bir ahlakla da o bilgiyi kesin sınırlarla ayırdetme imkanımız yoktur. Varlık sürekli kendini yenileyen yaratan yahut yaratılması devam eden bir daimi değişim ve dönüşüm içindedir. Dolayısıyla varlık karşısındaki tutum anlamında kullandığımız ahlak, insânî yaratmanın vadisi/zemini anlamına da gelir. Vakıa bu tür bir tavır alışın, yaratışın ontik, epistemik, etik temel ve sonuçları olduğu gibi, aynı faaliyetin estetik sonuçlarını da görmemezlikten gelmemeliyiz.

Uzmanlaşmacıların zannettikleri gibi, ilim ve düşünce hakikatte parçalanabilir çevre alanlardan tamamen müstakil olamaz. Varlık, bilgi, ahlâk ve güzellik insanın ilk ve genel kavrayışı, müphem ve muğlak dünya görüşü anlamına kullandığımız inanmasında hep birlikte içiçe girmiş bir realite olarak vardır. Modernizmin ve Batı dünyasının sırf maddeci yani parçalayıcı, yani yabancı elemanlardan mürekkep bir çoklu âlem icadı, İnsan-varlık ilişkisini gözden uzak tutuyor. Ve şabloncu yaşama alışkanlıkları dolayısıyla anlamlı bütünü bize göstermiyor. Umulurdu ki, "kendinde varlık" farkedişi, bizim geçen yazıdaki "eşyaya dost olmak" derken kastettiğimiz varlığın köken birliği dolayısıyla âlemin her bir unsuruna ve yaşama biçimlerine gösterilen saygı, sevgiyi ortaya çıkarsın. Garip bir tezatla hikmeti sevgisi adına yola çıkan felsefe insanları hikmete yaklaştıracağına, insanlığı hikmetin amacının aksine parçalı ve egoist hale getirmekte, onu varlığa karşı daha da hoyratlaştırmaktadır.
Devamını oku...
|
|