|
"Gelecek felsefenin açılması kendini ne kadar öngörülemez ve gözü pek haber verirse, ölçütü sistematik birlik ya da hakikat olan kesinlik için o kadar derinlemesine mücadele etmesi gerekir." Walter Benjamin

- 15 temmuz 1892’de Yahudi bir sanat eserleri tüccarının ilk oğlu olarak dünyaya geldi.
- 1912’den itibaren Freiburg, Berlin ve daha sonra Bern üniversitelerinde felsefe, Alman dili ve edebiyatı ve sanat tarihi eğitimi gördü.
- 1915’te filozof ve Yahudi araştırmacısı Gershom Scholem ile dostluk kurdu.
- 1918’de Ernst Bloch ile tanıştı.
- 1919’da Alman Romantiğindeki Sanat Eleştirisi Kavramı adlı edebiyat felsefesi çalışması ile Bern’de doktora derecesini aldı.
- 1923’ten itibaren Frankfurt/Main üniversitesinde doçentlik tezi üstüne çalıştı. Bu arada Theodor W. Adorno ile tanıştı.
- 1924’te Bertolt Brecht ile dostluğu başladı.
- 1925’te doçentlik tezi Alman Trajedisinin Kökeni, hazırlanış tarzının akademik normlar açısından uygun olmadığı gerekçesiyle geri çevrildi.
- Alman edebiyatı alanında üniversite kariyeri hedefinin başarısızlığa uğramasından sonra haziran 1933’te Nazilerden kaçışına dek denemeci ve çevirmen olarak çalıştı.
- 1926-27 yıllarında birkaç ayını Moskova’da geçirdi.
- Hitler’in 1933’te iktidarı ele geçirmesinin ardından Benjamin Almanya’yı terk etti ve Paris’te çok zor şartlar altında yaşamaya başladı.
- 1934-40 yılları arasında Sosyal Araştırmalar Dergisi’nin yazarları arasındadır.
- Almanların Paris’i ele geçirmelerinden sonra Benjamin ABD’ye göç etmeye karar verir. Vichy hükümetinin seyahat belgelerini vermemesi üzerine Pireneler üzerinden İspanya’ya kaçmayı denedi. 26 eylül 1940’ta Benjamin ve onunla birlikte kaçanlara sınırı geçme izni verilmedi. Gestapo’nun eline geçme korkusuyla aynı gün intihar etti.
Eserlerinden seçmeler
- Goethes Wahlverwandtschaften (1925)
-
Einbahnstraße (1928)
-
Ursprung des deutschen Trauerspiels (1928)
-
Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit (gekürzt, auf franz.) (1936)
-
Über einige Motive bei Baudelaire (1939)
- Die Mehrzahl seiner Werke erschienen posthum in deutscher Sprache:
-
Berliner Kindheit um Neunzehnhundert; Städtebilder; Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit (erstmals vollständig 1963); Zur Kritik der Gewalt; Versuch über Brecht; Berliner Chronik; Lesezeichen; Denkbilder; Moskauer Tagebuch; Das Passagenwerk u.a.
Etkisi
Modernliğin anlam krizi ortasında Benjamin, çağa uygun aydınlanmış düşünce figürlerine ters yönde düşünceler üretir. Felsefenin bilgi öğretisini eleştirel olarak sınırlandırmış olması karşısında Benjamin onu gelecekteki bir metafiziğin içinde dinsel deneyime doğru yeniden genişletmek ister. En yeni sanat oluşumlarının karşısında, sanat yapıtının soyutlama ile kitle üretimi arasında kurumasına karşı, onun tarihsel olarak güvence altındaki benzersizliğindeki sanat değerini arar (yapıt, “aura”sında bireysel oluşumunun kendi içine kapalılığını korur). Benjamin’in tarih bilinci Marksizmin izlerini taşır ve aynı zamanda Yahudi-mistik geleneğin dinsel dünya görüşünün etkisi altındadır. Bundan dolayı Benjamin’in “tarihsel maddeciliği” kendine has bir biçimde geriye dönüktür; tarihte hüküm süren “zayıf, Mesih’e özgü güç”e karşı hassastır. Marksist tarih felsefesi böylece kurtuluş dinlerine yakınlaşmış olur.
Bu geriye dönüş, büyüsünü kaybetmiş modernliğin krizine Benjamin’in yanıtıdır: Onun kavramlarına, anlamı boşalmış bir şimdiki zamanın yoksullaşmış tanıklarına karşı Benjamin, modernlik öncesi gelenekte onun anlamını güvence altına alan köklerine gider. Dağılan dışsal fenomenleri içsel bir ilişkiye girmeye zorlamanın yolunu ararken ve bu anlamın kuruluşunun kaynağını çağırırken Benjamin geçmişe bakarak kaybolan anlamı yeniden yakalayabilecekmiş gibi görünür.
Oysa ilerlemenin tarihi Benjamin için de bozulmanın tarihidir. Cennetten, yani anlam bağlamından sürekli bir kovulmadır. Benjamin’in sözünü ettiği, geriye dönüp cennete bakan ve ilerlemenin fırtınasında zamanın birliğini elinden kaçıran ünlü “tarih meleği” tarihi ayaklarının dibinde yıkıntılar içinde görür. Benjamin’in sıkıntılı yaşam koşulları altında geçen son on yılında oluşmuş yapıtı, bize büyük ölçüde parçalar halinde kalmıştır. “Pasajlar”da tasarlamış olduğu başyapıtını ise tamamlayamamıştır. |
|
"Her soru sorma bir aramadır." Martin Heidegger

- 26 eylül 1889’da Baden’da Messkirch’te doğdu.
- 1909-1916 arasında Freiburg’da felsefe ve teoloji, bu arada ayrıca doğa bilimleri okudu.
- 1913’te Psikolojizmde Yargı Öğretisi ile doktorasını aldı, 1916’da Heinrich Rickert’in yanında Duns Scotus’ta Kategoriler ve Anlam Öğretisi ile doçent oldu.
- 1916-1923 arasında Freiburg/Breisgau’da kadrosuz doçent olarak çalıştı.
- 1923-1928 arasında Marburg Üniversitesi’nde kadrosuz felsefe profesörü olarak ders verdi.
- 1927’de en önemli eseri Varlık ve Zaman yayımlandı ve onu Karl Jaspers ile birlikte Alman Varoluş felsefesinin başlıca temsilcisi haline getirdi.
- 1928’de Freiburg’da felsefe profesörü olarak Husserl’den boşalan yere geçti.
- 1933’te Freiburg Üniversitesi’ne rektör seçildi.
- 1934’te rektörlük görevini bıraktı.
- Nasyonal sosyalist harekette yer almasından ötürü (1933-1945 arasında NSDAP üyeliği) Fransız işgal güçleri tarafından 1945’ten 1951’e kadar ders vermesi yasaklandı.
- 1952’de emekli oldu.
- 26 mayıs 1976’da Freiburg’da öldü.
Eserlerinden seçmeler
- Die Frage nach dem Ding (1962)
- Nietzsche (1961)
- Identität und Differenz (1957)
- Der Satz vom Grund (1957)
- Was heißt Denken (1954)
- Einführung in die Metaphysik (1953)
- Der Feldweg (1950)
- Holzwege (1950)
- Vom Wesen der Wahrheit (1943)
- Hölderlin und das Wesen der Dichtung (1936)
- Was ist Metaphysik? (1929)
- Kant und das Problem der Metaphysik (1929)
- Vom Wesen des Grundes (1929)
- Sein und Zeit (1927)
Etkisi
“Varlık”ın ve onun “talepler”inin temelsizliğine inmek elbette buna uygun bir dili gerektirecektir. Bu dil kimi zaman “jargon” olarak nitelense de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uzunca bir süre kültür bilimlerinin ifade tarzına hakim olmuştur. Varlığın seyrek havası içinde bir rehber gibi hareket ettiği sürece bu dil hiçbir yere varmayacaktır elbette: Bu dilin her zaman mümkün olan hataları, yalnızca negatif olarak belirlenmiş varlığın açıklanmamışlığında kaybolur. Onun söylediklerinde onu izlemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur. Bu dil, barındırdığı rehberlik etme tavrı, konuşmacısını halkın rehberi konumuna teşvik ettiğinde utanç verici bir hale gelir; tıpkı, öğrencilerini (ve aynı zamanda olabildiği ölçüde bütün bir kuşağı) dilinin etkisi altına alıp Üçüncü Reich’ın yoluna götüren Heidegger’in başına geldiği gibi. Heidegger’in dili bu açıdan, düzeltici öğelerden yoksun bir dilin baştan çıkarma gücünü gösteren öğretici bir örnektir. Heidegger’in ciddiyet felsefesi en başta, doğa bilimlerinin kavram dünyasına ve modern teknoloji ile medya dünyasının yabancılaştırıcı büyüsüne karşı durması nedeniyle günümüzde pek çokları için çekiciliğini kaybetmemiştir.
Heidegger hakikati ve “Varlık”ta “özsel olan”ı -kabaca söylenecek olursa insanın varoluşunu- arayışında felsefe yapmaya son derece ciddi yaklaşır. Kavramların düşünmesinin önünü kestiğini gördüğü geleneksel metafizik bunun için aşılmalı ve düşünme temellerine geri götürülmelidir. “Varlık” böylece, sonlu, zamansal, gelecek endişesi ve ölüm bilinci tarafından belirlenmiş olarak kendini açar. Varoluşun bu çıplak temel sabitinin karşısında cesur olmak ve ondan kaçmamak, önemli ölçüde “Varlık”ın kışkırtmasıdır. Burada, önceden sahip olduğu Katolik inancını terk ettikten sonra Heidegger’de kalmış olan teolojik buyruğun bir kalıntısı görülebilir. Bu ayrıca, Heideger’in Nietzsche ve Hölderlin ile tartışmalarında ve nihayet teknolojik dünya eleştirisinde geliştirdiği varoluş felsefesine ilişkin temelleri de belirler. |
|
"Eyleme yetisi, insanın yetileri ve olanakları arasında kuşkusuz en tehlikeli olanıdır." Hannah Arendt

- 14 Ekim 1906’da Hannover’de doğdu. Königsberg’de sosyal demokrat görüşlü, asimile olmuş bir Yahudi ailesinde büyüdü.
- 1924-1929 arasında Marburg’da Martin Heidegger ve Rudolf Bultmann’ın, Freiburg’da Edmund Husserl’in ve Heidelberg’de Karl Jaspers’in öğrencisi olarak felsefe, ilahiyat ve Yunanca eğitimi gördü.
- 1928’de Jaspers’in yanında Aziz Augustinus’ta Sevgi Kavramı ile doktora derecesini aldı.
- 1929’da Berlin’e yerleşti ve gazeteci Günther Stern ile evlendi. Stern daha sonra Günther Anders takma adı ile filozof olarak tanındı. Çift 1937’de ayrıldı.
- 1933’te Gestapo tarafından tutuklandı, Fransa’ya kaçtı.
- 1940’a dek çeşitli Yahudi örgütlerinde sosyal görevli olarak çalıştı. Dünya Siyonist Örgütü üyeliği (1943’e dek). Walter Benjamin ile dostluk kurdu.
- 1940’ta Heinrich Blücher ile evlendi.
- 1941’de Portekiz üzerinden ABD’ye gitti.
- 1953’ten itibaren Princeton, Harward, New School, Brooklin College (New York) ve University of California, Berkeley’de dersler verdi.
- 1961’den itibaren Kudüs’te Rudolf Eichmann’a açılan davayı muhabir olarak izledi.
- 1963’ten itibaren University of Chicago’da, New School for Social Research’te (New York) profesörlük, University of Aberdeen’de “Gifford Lectures”.
- 4 Aralık 1975’te New York’taki evinde öldü.
 Günther Stern ve Hannah Arendt Heinrich Blücher ve Hannah Arendt
Eserlerinden Seçmeler
- On Violence (1970) (dt. 1970: Macht und Gewalt)
- Men in Dark Times (1968) (dt. 1989: Menschen in finsteren Zeiten)
- A Report of the Banality of Evil (dt. 1964: Eichmann in Jerusalem)
- On Revolution (1963) (dt. 1963: Über die Revolution)
- The Human Condition (1953) (dt. 1960: Vita Activa oder Vom tätigen Leben)
- The Origins of Totalitarianism (1951) (dt. 1955: Elemente und Ursprünge totaler Herrschaft)
Etkisi
Hannah Arendt’in, 1961’deki Eichmann davası ile ilgili olarak ortaya attığı “kötülüğün bayağılığı” kavramı, özellikle Yahudi kesimi tarafından olan biteni masum göstermekle kınanmasına neden oldu. Oysa o “kötülük”te soğukkanlı rutinin bir anını görüyordu. Arendt’in kitapları büyük ölçüde kişisel deneyimleriyle ilişkilidir. Weimar Cumhuriyeti’ndeki şiddetin, ama hepsinden önemlisi Üçüncü Reich’ın yasallaşmış şiddetinin etkisi altındaki düşünceleri özellikle modern uygarlığın karanlık sayfalarını ele almıştır: Totaliter sistemlerin ortaya çıkışı, hümanist gelenek ve insanlık dışı olan, yapısal şiddet ile kişisel sorumluluk arasındaki ilişki. Siyasi eylemin eleştirmeni olarak, gerek İsrail devletinin kuruluşundan sonra siyonizm tehlikesine karşı uyarıda bulunurken, gerekse Eichmann üzerine yazdığı kitabı yüzünden Kudüs’te dostu Gerschom Scholem ile arası bozulurken, çelişkiler karşısında çizgisini korumuştur. Arendt, Adorno’yu değersiz bulduğunu birçok kereler açıkça dile getirmiştir. Savaştan sonra Heidegger ve Heidegger’in hatalarıyla barışmıştır.
|
|
Edmund Gustav Albrecht Husserl |
|
|
|
|
"Felsefe ile şiir en derindeki kaynaklarında birbirlerine bağlıdır ve ruhta gizli bir yakınlığa sahiptirler." Edmund Husserl

- 8 nisan 1859’da Prossnitz’de (Moravya, Avusturya İmparatorluğu) kumaş tüccarı Yahudi bir babanın dört çocuğundan ikincisi olarak dünyaya geldi.
- 1876-1878 arasında Leipzig, Berlin ve Viyana’da astronomi, matematik, fizik ve felsefe eğitimi gördü.
- 1882’de Viyana Üniversitesin’de matematik doktorası yaptı.
- 1883-1886 arasında Viyana’da Franz Brentano’nun yanında felsefe çalışmalarını sürdürdü.
- 1887’de Sayı Kavramı Üstüne adlı çalışması ile doçent oldu.
- 1887’de Halle Üniversitesi’nde kadrosuz doçent, 1894’te profesör oldu.
- 1901-1906 arasında Göttingen Üniversitesinde matematik ve felsefe dersleri verdi. Bu arada, zamanının önemli düşünürleriyle, örneğin W.Dilthey ve M.Scheler gibi isimlerle etkileşim hâlinde oldu.
- 1912’de “Jahrbuch für Philosophie und phänomenologische Forschung” yayımlanmaya başladı.
- 1916’da Freiburg im Breisgau’ya, Heinrich Rickert’in yerine geçmesi için davet aldı.
- 1918-1919’da “Freiburg Fenomenoloji Derneği” kuruldu.
- 1928’de emekli oldu, yerine Martin Heidegger geçti.
- 1936’da Nazilerin siyasi misillemeleri başladı, ders verme yetkisi elinden alındı, Paris’teki dokuzuncu Felsefe Kongresi’ne (1937) katılması engellendi.
- Uzun süren hastalığının ardından Husserl 27 nisan 1938’de Freiburg im Breisgau’da öldü.
- 1938’de bir Fransisken papazı olan H.L. van Breda Husserl’den geriye kalan çalışmaları kurtardı.
Husserl, Hegelcilik'in etkisini yitirdiği ve Yeni-Kantçılık'ın akademilerde etkili bir güç haline geldiği bir dönemde felsefeye yeni bir yön verme çabasında oldu. Felsefe içerisinde tüm metafizik spekülasyonlardan ve bilimci ön yargılardan sıyrılmayı arzu eden yepyeni bir başlangıç yapmaya ve bu hayli emek isteyen başlangıca uygun, pekin bir felsefe sistematiği oluşturmaya yöneldi ve fenomenoloji olarak bilinen felsefe hareketinin temellerini attı. Göttingen Üniversitesi'inde verdiği beş dersi türkçeye çevrilmiştir. Bu metin "Mantık Araştırmaları" ile "İdeler" adlı eserleri arasındaki bir döneme aittir ve Husserl'in "transandantal" bir fenomenolojiye geçişini mümkün kılan anahtar kavram "indirgeme"nin (Reduktion) ilk belirdiği yazılardan biridir.
|
|
Devamını oku...
|
|
Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno |
|
|
|
|
"Bir zamanlar geride bırakılmış gibi görünen felsefe yaşamdaki varlığını sürdürür, çünkü gerçekleşme anına henüz ulaşamamıştır." Theodor W. Adorno
- 11 Eylül 1903’te Frankfurt’ta doğdu. Yahudi bir tüccarın oğludur.
- 1920-1924 arasında felsefe, sosyoloji, psikoloji ve müzikoloji eğitimi gördü. 1924’te Edmund Husserl üstüne tezi ile doktorasını verdi. Müzik eleştirmenliğine daha öğrenciliği sırasında başladı.
- 1925’te Viyana’ya yerleşti. Alban Berg’in yanında kompozisyon, Eduard Steuermann’ın yanında piyano eğitimi gördü.
- 1927’de Hans Cornelius’un yanındaki ilk doçentlik denemesini tamamlayamadı.
- Yirmili yılların sonundan itibaren Frankfurt/Main Üniversitesi’ndeki Sosyal Araştırma Enstitüsü’nde gayrı resmi olarak çalışmaya başladı.
- 1931’de Paul Tillich’in yanında hazırladığı Kierkegaard üstüne çalışmasıyla doçentlik derecesini aldı.
- 1933’te ders vermesi yasaklandı. 1934’te ülkesini terk ederek İngiltere’ye gitti ve Oxford Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. 1938’de ABD’ye göç etti ve New York’a taşınan Sosyal Araştırma Enstitüsü’ndeki çalışmalarına devam etti. Aynı zamanda Paul Lazarfeld’in Princeton Radio Research Project’ ine katıldı.
- 1949’da Almanya’ya dönerek Frankfurt/Main Üniversitesi’nde felsefe ve sosyoloji dersleri verdi, bunun yanında Horkheimer ile Sosyal Araştırma Enstitüsü’nü yönetti.
- 1959’da Horkheimer’in emekliliğinin ardından Frankfurt’taki Sosyal Araştırma Enstitüsü’nün müdürü oldu.
- 1961’de, toplum bilimlerinin yöntem sorunları üstüne Popper ile “pozitivizm tartışması” olarak bilinen tartışma başladı. 1968’den itibaren öğrenciler ile arasında şiddetli kavgalar oldu. Adorno 31 Ocak 1969’da polisi devreye sokarak Sosyal Araştırma Enstitüsü’nü boşalttırdı.
- 6 Ağustos 1969’da Visp’te (İsviçre) kalp krizinden öldü.
Eserlerinden seçmeler
- Ästhetische Theorie (posthum) (1970)
- Negative Dialektik (1967)
- Moments musicaux (1964)
- Einleitung in die Musiksoziologie (1962)
- Minima Moralia. Reflexionen aus dem beschädigten Leben (1951)
- Philosophie der neuen Musik (1949)
- Dialektik der Aufklärung; mit Max Horkheimer (1947)
- Kierkegaard. Konstruktion des Ästhetischen (1933)
Etkisi
Adorno’nun erken dönem çalışmaları oldukça geniş bir ilgi alanına yayılmıştır: Felsefenin yanında psikoloji, sosyoloji, müzikoloji ve bestecilikle uğraşmıştır. Felsefi yönelimi her şeyden önce, insanı insanlıktan çıkaran kapitalizmin karşısında toplumsal bir hümanizmi savunan, Marksist toplum eleştirisinin entelektüel çevresinden esinlenen sosyal bir felsefedir. Siyasi eylemi zorunlu gören birçok Marksistin aksine tamamıyla bir filozof olarak kuramsal-eleştirel kalır. Bunun yanında özel ilgi alanlarında da eğitimli burjuvazinin bir üyesi olarak kalmıştır; yeni müzik çığırında bir besteci mi, yoksa felsefi denemelerinin şairi mi olmak istediği konusunda uzun süre karara varamaz.
Felsefi-eleştirel düşünme kaynaklarını proleter gerçeklikten değil, Hegel’in kavram kuramından alır. Hegel’e göre kavramın hakikati şundan ibarettir: Kavram –bir sistemin karmaşıklığı biçiminde- sonuna kadar düşünülür ve böylece kavram dünyaya –ya da: “gerçekliğine”- bir sistem içinde bütünüyle hakim olur. Fakat tam da burada, tutarlı düşünme yoluyla etkin gerçekliğin en sonunda kavramda –yani bu düşünmede- bütünüyle açıldığı fikrinde, bu idealist ilerleme inancında Adorno Hegel’e karşı çıkar. Adorno bu düşünmede, kavramın kendi “bütünlüğünü” etkin gerçekliğe dayattığını görür. Kavram totaliter olur ve böylece yanlış hale gelir çünkü etkin gerçekliğin anlarını ezer. Etkin gerçeklik ussal olarak hiçbir zaman bütünüyle kavranamaz, ussal kavramanın karşısında hep bir usdışı kalan olacaktır. Adorno buna “özdeş-olmayan” der. Bu nedenle Adorno “özdeş-olmayanın avukatı” olarak da adlandırılmıştır.
Kavram kuramı böylece model olarak egemenlik ilişkilerini yansıtır. Bu ilişkiler Adorno’nun toplum eleştirisini büyük ölçüde kamçılamıştır. Özdeş-olmayanın filozofu Adorno bu noktada ezilenlerin ve sistemin egemenliği altındakilerin avukatı olarak ortaya çıkar. Nasıl ki, özdeş-olmayanı silen kavram hakikat olmaktan çıkıyorsa, iktidar da toplumu oluşturanları, yani bireylerin tümünü bütünüyle belirlediğinde toplumsal ilişkiler hakikatlerini kaybeder. Adorno hakikat-olmayanın tohumunu daha o zaman metaların, kitsch’in ve tüketimin her yanı sarmasında bulmuştu. Egemen olan ile egemen olunan arasındaki bu gerilimli ilişki toplumsal anlatım biçimi olarak toplumun karşısında karşısav biçiminde duran sanatta bile, sanat yapıtı ile gerçekliğin, sunma ile sunulanın ilişkisinde yeniden bulunur.
Keskin ve aynı zamanda edebi açıdan yüksek bir etkileme gücü taşıyan kavramları her ne kadar belli bir süre akademik felsefe jargonuna egemen olmuş olsalar da bir ekol yaratamamışlardır, çünkü tarihsel maddecilikle birlikte Adorno’nun tarih felsefesinin öncülleri eskimiş, ayrıca filozof her yerde “yanlış” yaşamı teşhir ederek katışıksız bir dinsel ödün vermezlik göstermiştir. Biçem açısından incelikle işlenmiş denemelerinde Adorno düşünmeye büyüleyici bakışlar hediye etmiştir. Bununla birlikte bu düşünmeye ısınmak ise imkânsızdır. |
|
Fenomenoloji (görüngübilim), Edmund Husserl (1859-1938) tarafından geliştirilmiş olan felsefe görüşüdür. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felesefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.
Fenomenoloji, 20. yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir. Heidegger'den Sartre'a, Frankfurt Okulu'ndan Foucault'a ve Postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefî eğilimde etkisi görülür.
Fenomenoloji, genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şey'ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm'le aynı noktada dursa da, temelde fenomonoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, Fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız raslantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.
|
|
Devamını oku...
|
|
|